Ana SayfaSporFatih Terim merak edileni cevapladı! 'Bekleyelim ve görelim...'

Fatih Terim merak edileni cevapladı! ‘Bekleyelim ve görelim…’

Galatasaray’ın efsane ismi Fatih Terim, GQ Türkiye dergisine çok özel bir röportaj verdi. Terim kendisi için çekilen belgeselde söylediği ‘Futbolcu, kaptan, hoca, baba, dede, imparator Fatih Terim…’ sözleri ile ilgili açıklamada bulundu.

Galatasaray’ın ve Türk futbolunun efsane ismi Fatih Terim, GQ Türkiye dergisine önemli açıklamalarda bulundu. Terim, ‘Bana futbolu bıraktığım 1985 yılında, “çok yoruldun” dediklerinde, kendimi gerçekten yorgun hissediyordum ama o an önünüzde geride bıraktığınızdan çok daha uzun bir yol olduğunu kavrayamıyorsunuz’ dedi.

İşte Terim’in açıklamaları…

Ülke tarihinin en önemli futbol başarılarından UEFA Kupası Şampiyonluğu sürecini anlatırken neredeyse hiç durmadan düşünen, çalışan, ara vermeyen bir teknik adam profili var. Asla dinlenmeyen… 17 Mayıs akşamı için “Maç bitince bir oh çektim ve göğe baktım” diyorsunuz…

Ben ailemle, işimle, sevdiklerimle dinleniyorum. Bana futbolu bıraktığım 1985 yılında, “çok yoruldun” dediklerinde, kendimi gerçekten yorgun hissediyordum ama o an önünüzde geride bıraktığınızdan çok daha uzun bir yol olduğunu kavrayamıyorsunuz. Futbol kariyerimi noktaladıktan bir yıl sonra, teknik direktörlük kariyerim başladı. Ve daha sonra hiç durmadım. Yoruldum mu? Aslında hayır. Çünkü beni bu hayata bağlayan en önemli unsurlardan biri futbol. Ben 50 yılı aşan futbol yaşantımda, futbol harici tek bir günümü dahi ailemden farklı bir yerde geçirmedim. O yüzden ara vermek, yorulmak da hiç olmadı benim bünyemde. Ailemden güç aldıkça futbola odaklandım. Bu çok sorulan bir soru aslında, ne hissettim o an? Tam o anı bilemiyorsunuz, üzerinizden bir ağırlık kalkıyor, sıra dışı bir rahatlama; ruhunuz hafifliyor, onu fark ediyorsunuz. Ama tam olarak açıklamak da çok mümkün değil. O gün ailemle konuştuğumda da söylemiştim, ilk kez baba olduğum an gibi, ben de daha önce Avrupa Şampiyonu olmamıştım ki, açıklayabileyim. Bildiğim bir şey vardı, yıllar geçtikçe o anın, maçın değeri daha da anlaşılacaktı. İşte, bakın, bugün hala onu konuşuyoruz.

Futbolculuğu bıraktığınız dönem, 1986 FIFA Dünya Kupası izlenimlerinizi yazmak üzere Meksika’ya gidiyorsunuz ve orada kaderinizde futbol olduğunu anladığınızı söylüyorsunuz. Futbola sizi yine futbol ikna etmiş diyebilir miyiz?

Çok da güzel bir turnuvaydı, sizi temin ederim… Yani bir adım ötenizde Maradona; tüm o büyük yıldızlar, farklı kıta ve coğrafya. Onun dışında tüm maçları izlerken aklımda da, gönlümde de futbol tabii ki vardı. O günlerde pek görülmeyen bir şey oldu aslında çünkü iki kişi yan yana geldiğinde çekilen fotoğraflar, “özel röportaj” olarak servis ediliyordu. Yine de Meksika’da ciddi bir ekip vardı. Ben de doğrusunun Meksika’ya gitmek olduğunu söylemiştim. Mekanları cennet olsun, rahmetli Can (Bartu) Abi ve Turgay (Şeren) Abi ile birlikte izlenimlerimizi yazdık. Türk futbol tarihinin en değerli isimlerinden ikisiyle orada beraber olmak çok kıymetliydi. Turnuva boyunca Meksika’da kaldım, sonrasında teknik direktörlük kariyerim başladı. Futbolun beni ikna etmesine gerek yoktu aslında, ben futbola ikna olalı epey olmuştu…

İstisnasız herkesi heyecanlandıran bir insan olmak… Gözlerin hep üzerinizde olması ve kendini aşma beklentisi… Bu başarı beklentisi sizi nasıl biri yaptı?

İnanın, bundan hiç şikayetçi olmadım, samimi söylüyorum. Bazen insanları dinlersiniz, “çok bunaldım, artık hareket edemiyorum, ben de rahatlıkla dışarıda gezmek istiyorum” derler. Anlık bu tip şeyler yaşayabilirsiniz, bunu da doğal karşılıyorum. Ama biliyorum ki, sizin için rutin bir an, bir 30 saniye başka insanların hayatları boyunca taşıyacakları önemli bir hatıra. Bunu artık çok daha fazla hissettiğimi söyleyebilirim. Kendini aşma beklentisi de bununla bağlantılı. Eğer insanlar sizi lider, öncü olarak görüyorsa ona göre hareket etmeniz gerekiyor. Bazen çalışma arkadaşlarım bana hatırlatır, ben gülüyorsam veya keyifli bir gün geçiriyorsam, tesisteki veya çalışma alanımızdaki herkesin bundan etkilendiğini, tersinde ise aynı şekilde tesir altına girdiğini söylerler. O yüzden sadece kendinize değil, size inanan, sizinle birlikte aynı hedefe odaklanan insanlara karşı da sorumluluğunuz var.

“69 YAŞINDAYIM, HER ANIM KAYIT ALTINDA”

Düşünsenize, ben 69 yaşındayım ve 17 yaşından beri her anım kayıt altında. Herkes kendisinden yola çıkarsa, bundan 10-15 yıl önceki halini, sözlerini, davranışlarını veya hayat tarzını anımsarsa, bunu daha iyi anlayabilir. Yaptığım her hareket, ağzımdan çıkan her söz, attığım her adım… Hayatım, hep bir üçgen içinde; ailesine, prensiplerine ve işine bağlı olarak geçti. Bu başarı beklentisi beni değiştirmedi, ben hep aynı insan olarak kaldım; tüm bunlarla birlikte sorumluluğumu da hiç unutmadım.

Futbolla ilgisi olsun olmasın herkesin sizinle ilgili bir fikri var. Sizinle duygusal bağ kuran milyonlardan söz ediyoruz. Kariyeriniz boyunca size duyulan sevgi, saygı ve nefret duygularını en yoğun hissettiğiniz üç anı paylaşır mısınız?

Sevgi, saygı, nefret gibi yoğun duyguları belli bir sınıfa veya sıralamaya koymak istemem. Her gün, her yemek masasında, iki kişinin bir araya geldiği herhangi bir anda, en çok konuşulan isimlerden biri olduğumu söylüyorsunuz sanırım. Başarının seveni kadar, sevmeyeni de vardır. Bunu biliyorum ama bugün aynı masada bir büyükbaba ile konuşurken, onun evladının da, torununun da benimle ilgili bir şeyler anlatması, hatırasını benimle paylaşıyor olması, beni o kadar mutlu ediyor ki… Farkında olmadan insanların hayatına dokunabilmek, söylediklerinizle veya tavrınızla onları etkileyebilmek, bunun farkında olarak yaşamak benim için çok değerli.

“HEDEFİMİ GERÇEKLEŞTİRDİM”

Kendinize koyduğunuz “Özünü, değerlerini koruyan, açık, dürüst ama bunları modern bakış açısı ile birleştirebilen bir insan” olma hedefini gerçekleştirdiniz mi?

Hiç değişmedim ben. Doğduğum andan itibaren beni ben yapan tüm bildiklerimle yaşantımı sürdürdüm. Ama dönüştüm, hem de çok. Bunu da sıkça söylerim. İnsanlar dönüşmekten hiç korkmamalı, hatta bunun üzerine gitmeli. Ben özümde aynı kalıp değerlerimi korurken, dürüst ve adaletli davranırken yeniliklere de hep açık oldum. Bugün bunun gönül rahatlığını yaşamak çok özel bir duygu. Evet, bu bağlamdan bahsettiğiniz hedefi gerçekleştirdiğime inanıyorum.

Başarılarla anılan bir insan olarak başarısızlıklardan sonra nasıl ayağa kalkarsınız? Başarısızlığa verdiğiniz tepkinin başarınızdaki etkisi nedir?

Çok… Böyle bir iş yapıyorsanız, içinde başarı kadar başarısızlık da olabilir. Bunu bilmeli, bunun riskini almalısınız. Ama kaybetmekten korkamazsınız; bu endişeyle yola çıkarsanız, onun psikolojisini yönetemezsiniz. Euro 2008’deki Hırvatistan maçından sonra flaş röportajda bana, “takımınıza penaltı çalıştırdınız mı” diye sormuşlardı, “hayır” dedim. Oyuncularıma o yükü maçtan önce bindirmek istemedik. Belki de kariyerinde ilk kez penaltı kullanan oyuncular vardı ama rakibimizi tek penaltı vuruşu kaçırmadan yenerek yarı finale çıkmayı başardık.

Başarılı insan, kayıplarından ders çıkarır. Bazen başarısızlıklar hedefinize ulaşmak için gitmeniz gereken yolu kısaltabilir çünkü. Yenilgilerde en büyük cezayı kendime keserim. Çok zaman olmuştur, “hocam o kadar maç, kupa kazandınız; kaybetmeye de hakkınız var” diyen sevdiklerimi işittiğim. En fazla kahrımı çeken de ailemdir bu konuda; ne akşam yemekleri, ne tatil planları… Çok iptal olmuştur. Ama durmak gibi bir lüksünüz olamaz. Kendimle kaldığım o hayal kırıklığı anlarında, ayağa kalkma gücünü de tekrar ailemden, birlikte yola çıktığım ve her zaman güvendiğim, tek bir amaca doğru birlikte gittiğim çalışma arkadaşlarımdan aldım. O anlarda sizinle birlikte üzülen ve size sarılan insanlarla birlikte olmak her zaman kuvvet verir.

Metin Oktay “Bizi sevenleri üzmeyelim” der, siz de kariyeriniz boyunca aynı düsturla hareket ettiniz. Aidiyet duygusunun profesyonel dünyadaki yeri nedir? Aidiyetin getirdiği, üzüntüleri paylaşmanın yükü olmasaydı profesyonel dünyada daha mutlu olur muydunuz?

Geri dönüp baktığımda gördüklerimden mutluluk duyuyorum, ilk olarak hissettiğim duygu bu. Mutluluğun da azı veya çoğu olur mu, emin değilim. Ben çalıştığım her yerde hep daha fazlasını yapmak istedim. Belki dediğiniz gibi, teknik direktörlüğün temel görevlerini yapıp evine o şekilde giden bir insan olsaydım, duyguları yoğun yaşamayıp kendime daha az yüklenmiş olabilirdim. Ancak Galatasaray’da, Milli Takım’da, İtalya’da, Göztepe’de, Ankaragücü’nde ve futbolculuk dönemimde Adana Demirspor’da hep çok sahiplendim.

“G.SARAYLILIĞI EN İYİLERDEN ÖĞRENDİM”

Profesyonel olarak hizmet ettiğiniz yerin sosyal hayatınızda da bir yeri olduğunda, taraftar olarak yaşadığınız hüzün de aynı hissettiriyor. Ama ben Galatasaray’a ilk imzamı attığımda yanımda Metin (Oktay) Abi vardı. Beni Adana’daki evimden İstanbul’a götürürken rahmetli babam, Metin Abi’nin kulağına eğilerek, “evladım sana emanet, yolunuz açık olsun; Allah utandırmasın” demişti. Ben Galatasaraylı’lığı, en iyilerden öğrendim. O yüzden onların Galatasaray’a bakış açıları, kulübü sahiplenişleri bana örnek oldu. Sanırım onlar gibi hareket etmem de çok normal.

“İlk tökezlemede verilen kararlar farklı olsa daha başka şeyler konuşurduk” diyorsunuz 17 Mayıs belgeselinde. Sanırım bu değerlendirme Türk futbol yönetim anlayışını gösteren bir yorum… Sizce başarıya olan sabırsızlık mı bu kadar ani karar vermeye iten bir futbol eko-sistemi yaratıyor yoksa kurumsal mekanizmaların önüne geçen kişisel kararlar mı?

Futbolda bazı nüanslar ve onların getirdiği sonuçlara ilişkin verdiğiniz kararlar geleceği belirleyebilir. Biz 1996-2000 arasındaki dört şampiyonluğun temellerini çok sağlam attık, bunun meyveleri toplandı. Artık sadece Türkiye’de değil, daha önce bu gibi durumlarda örnek gösterdiğimiz Avrupa’da da kararlar benzer şekilde alınabiliyor. Az önceki aidiyet sorusuyla bağlantılı olarak, eskiden “hayır, o isim şu camianın sembolü” dediğimiz kişilerin hızlı bir şekilde yer değiştirdiği bir futbol dünyasındayız. Artık gündemler çok hızlı değişirken hafızalar daha çabuk siliniyor. Ve bazı ceketler de birtakım insanlara büyük geliyor.

Benzer bir şekilde kulüpler yıldız isimleri tercih ederek altyapı özelinde yatırımları küçülterek uzun vadeli olmayan kararlar alıyor. Milli takımlar Futbol Direktörü iken “Bir oyuncu yetiştirmek şampiyon olmaktan daha önemlidir” demiştiniz. Bu değerlendirme, bugün ekonomik olarak da geçerli bir tespit. Bugün altyapı konusunda Türkiye’de son durumu nasıl görüyorsunuz?

İnandığım şeyin özeti hatta bu işin ideali, sorduğunuz soruda var. Ancak bugün altyapıdan önce üstyapıda çözüm bekleyen ve futbolun ABC’si sayılabilecek konular, sorunlar var. A takımlar düzeyinde hala tesisi, stadı olmayan veya standartlara uymayan kulüplerimiz bulunuyor. Adil bir rekabetten söz edebilir miyiz bu ortamda? Hala A takımlar düzeyinde tesisleşme, yerli yabancı gündemi, UEFA finansal kriterlerine uyum, harcama limitleri, hakem atamaları, VAR tartışmaları devam ederken ve çözülemezken hiçbir kulüp başkanını veya yönetimini altyapıyla ilgili yargılayamıyorum. Çözümün altyapıda olduğunu herkes biliyor ve söylüyor fakat öncesinde günü kurtarmaya çalışmaktan yetenek kurtarmaya zaman, kaynak ve enerji kalmıyor.

“AYNI HEDEFE KİLİTLEMEK KOLAY DEĞİL”

Hem dünya yıldızları, hem de kariyerlerini size borçlu olan genç oyuncularla çalıştınız. Bu bağlamda teknik ve taktik yönetimi ile insan yönetiminin başarıya etkisini nasıl karşılaştırırsınız?

Bu bir yol arkadaşlığı. Bakın, televizyon başında veya stadyumda izlediğimiz 11 oyuncuyu, biz haftada bir kez veya 15 günde bir görüyoruz. Bir soyunma odası düşünün, dünyanın dört bir yanından farklı kültürlerde, başka lisanlar konuşan, inançları birbirinden farklı 30 insanı, her gün iki, üç saat boyunca birkaç metrekarelik bir yerde, yüksek adrenalinle bir araya getirip onların aynı hedefe odaklanmasını sağlamak kolay değildir. Ayrıca işin içinde ekonominin olduğunu unutmayalım. Kariyerinin başında genç bir oyuncu ile kazanmamış başarı bırakmayan bir dünya yıldızı bazen yan yana soyunabiliyor. Tüm bu kalabalıktan her hafta sadece 11 kişi seçebiliyorsunuz. Kalanların rolünü iyi bilmesini, bir amaca inanmasını, sahada olana destek vermesini sağlamak, tüm teknik direktörler için geçerli olan önemli bir mesele.

En büyüğü 35 yaşında olan bu kişiler bazen duygusuz birer robot olarak görülse de her birinin insan olduğunu hatırlamak lazım. Yani iyi ve kötü zamanları, herkesin hayatında karşılaşmak durumunda kalabileceği zorlukları olabiliyor. O gün, işinde iyi performans verebilmesi için tüm bunlara hakim olmak ve onu yalnız hissettirmemek ise bir ekip çalışması. Bu yüzden aslında sadece bir takım değil, takımın ardında da bir takım oluşturmak da çok mühim. Ancak tüm bunlar bir araya geldiğinde teknik ve taktik konuşabilirsiniz. Futbol, oyuncunuza yalnızca rakip analizi verebileceğiniz, sahada yapılması gerekenleri anlatacağınız ve bunun yeterli olacağını düşündüğünüz bir oyun değildir. Çünkü bir oyuncuyu siz yalnızca takımınıza değil, hayatınıza da alıyorsunuz. Bazen ailenizden, en sevdiklerinizden daha fazla görüyorsunuz. Futbolcu, sahaya adım atana kadar birçok şey yaşar ve onun o sahaya çıkana kadar sadece futbola konsantre olmasını sağlamak sizin görevlerinizdendir, bu şekilde gerisi onun için de kolay olur.

“Zihinsel olarak rahatlamak için zamana ihtiyacım var” dediniz yakın bir zamanda. Fatih Terim nasıl rahatlıyor?

Durabiliyor mu yerinde bir plan yapmadan, hayal kurmadan? Çok futbol insanından duymuşsunuzdur, “eve gelince futboldan konuşmam, kendi maçlarım dışında hiç maç izlemem, futbolu düşünmem ve zihnimi rahatlatırım.” Sanırım bunu anlatmak istiyorsunuz? Hayır! (işaret parmağını sağa, sola sallayarak) Ben zihinsel rahatlamamı hayal kurarak, bu hayale ulaşmak için kendimi programlayarak yaşarım. Ailem bu konuda çok anlayışlı, işime saygılı ve daha ötesinde ilgili olmasaydı, ne şekilde ilerlerdi tüm bunlar, bilemiyorum. Ben futbola aşığım, tüm gün futbol izledikten sonra bile gecenin bir yarısı bir televizyon kanalında futbol maçına denk gelirsem, dünyanın en mutlu insanıyım. O yüzden zihnimi de bedenimi de futbolla besliyorum ve onunla rahatlatıyorum. Ayrıca en azından 40 yıl vardır, bir şeyler okumadan uyumam. Kitap okumak beni üretmek için harekete geçiriyor. Hem sosyal hayatımda hem de iş hayatımda, aynı anda birkaç işi yapan veya farklı işlere meziyeti olan insanlarla olmayı severim; ben de öyle biriyim. En sevdiğim şeyi izlerken, bir şeyler okurken çok düşünüyorum, dönüşüyorum, öğreniyorum. Hem insan hayal kurdukça vardır; nefes aldığım sürece yeni şeyler yapmayı, onlar için çalışmayı sürdüreceğim.

“DEĞİŞİME VE GELİŞİME İNANDIM”

Futbol ve moda endüstrisinin yolları günümüzde sık sık kesişiyor. Sizi yakından takip edenler giydiğiniz gömleğin renginden bile anlam çıkarıyorlar. Saha içinde ve saha dışında Fatih Terim’in stilini nasıl tanımlarsınız? Gerçekten de gömleğinizden bir anlam çıkarmalı mıyım bu röportaj sonrası?

Hayatım boyunca gelişmeye ve dönüşmeye inandım. Özümü kaybetmedim ancak farklı açılardan bakmaya çalıştım. Giyim tarzım, moda anlayışım da önemli oldu bu dönüşümde. Sadece marka olduğu veya sadece üzerimde iyi duracağını düşündüğüm, trend olduğu için tercih etmedim giydiklerimi. Beni ifade etsin istedim üstümdekiler. Zaman içinde saat, yüzük, mendil, bileklik gibi aksesuarları bunun parçası haline getirdim. Önceleri eşim, daha sonra da kızlarım bu konuda hep yeni ve farklı olanı görmemde yardımcı oldu. Ben mesela, renk uyumuna dikkat ederim. Bir gömlek giyersem ya da ceket; ayakkabım, kolumdaki bir bileklik veya saat, belki pantolonumda ufak bir detay, aynı rengi orada da görürsünüz. Onun dışında, “evet” sorunuzun cevabı. Gömleğimin renginden, yakasının duruşuna kadar… Tesadüf diye düşünmeyin. Bir de, beyaz gömlek giyersem, dikkat etmesi gerekenler olabilir. (Gülüyor)

Başarının anahtarını geçmişte “zihinsel bütünleşme” kavramıyla ifade etmiştiniz. Belgeseldeki son ifadenizde ise “Ben çok kalabalık bir yalnızım” diyorsunuz. Başarılarınız sizi yalnızlaştırdı mı?

Zihinsel bütünleşme, o dost sohbetlerimizde ortaya çıkan ve beni çok etkileyen kıymetli bir söz. Az önce bahsettiğim gibi, bir takımı, kulübü, içinde milyonların olduğu bir camiayı bir hedefe odaklamak o bütünleşme ile olur. Herkesin birbirine güvenebildiği, arkasında ona destek olmak için bulunduğu bir ortamda yaşanır tüm güzellikler. Bugün baktığınızda sekiz Süper Lig, beş Süper Kupa, üç Türkiye Kupası, üç TSYD Kupası, UEFA Kupası… Gurur duyduğum ama sanki böyle söyleyince kolay gibi duran bir tablo. Elde ettiğiniz krediler de bu başarılarla kazanılıyor.

“BAZEN RİSK ALIRSINIZ”

Futboldaki vazgeçmememizliği, kazanmak için sürekli çözüm aramakla eşleştirmek mümkün olabilir. Bazen kimsenin aklına gelmeyen işler yapabilirsiniz takıma şok etkisi vermek için. Dizilişi değiştirebilir, pozisyonları farklılaştırabilirsiniz. Risk alırsınız, rakibe kazanmak istediğinizi hissettirirsiniz. Lider, yaptığı tek hareketle çevresindeki insanları etkiler. Düşme lüksünüz yoktur, yaşadığınız hayal kırıklığını belli etmemeniz gerekir. Psikolojiden, empatiden anlamalısınız. Bunun için herkesin, çalışanların, oyuncunun, yöneticinin, profesyonelin, taraftarınızın, aynı hedefe, hiçbir şüphe duymadan odaklanmasını sağlamalısınız. Tüm bunlar bir araya gelince, “Türkler otobüse binmeden maç bitmez” dedirtebilirsiniz insanlara.

“BEKLEYELİM GÖRELİM”

Futbolcu, kaptan, hoca, baba, dede, imparator Fatih Terim… Sıralamada geleceğimiz yeni hikayenizin ilk cümlesi nedir?

Herkesin kendi adına bir tahmini olabilir ama bekleyelim ve görelim…

İLGİLİ HABERLER

POPÜLER GÜNDEM