Ana SayfaMagazinEti senin kemiği benim

Eti senin kemiği benim

Bu sene Venedik Film Festivali’nde Luca Guadagnino’ya En İyi Yönetmen Ödülü getiren “Bones and All/Kemikler ve Her Şey”, ötekilere ve dışlanmışlara adanmış bir aşk ve yol hikâyesi…

Timothée Chalamet’yi “Call Me by Your Name/Beni Adınla Çağır”da yıldızlaştıran Luca Guadagnino, kendisine Venedik’te En İyi Yönetmen Ödülü getiren “Bones and All/Kemikler ve Her Şey”de de yine gözde oyuncusuyla selamlıyor seyircisini. Üstelik bu sefer Chalamet, filmin yapımcılarından biri de aynı zamanda.

Daha önce Jack Finney’in “The Body Snatchers”ını ve Dario Argento’nun “Suspiria”sını uyarlayan, “A Bigger Splash”de de Luca Guadagnino ile çalışmış olan David Kajganich’in senaryosunu yazdığı filmin kaynağı Camille DeAngelis’in 2015 tarihli ve aynı isimli romanı. Filmde önce Maren ile tanışıyoruz. Annesinden miras kalmış yamyamlık dürtüsüyle baş etmeye çalışan genç kız, babasıyla birlikte sürekli taşınmak zorunda kalıyor. Günün birinde tıpkı kendisi gibi dürtüleri olan Lee ile tanışıyor. İkisi de ailelerinin sahiplenmediği, dışlanmış birer “öteki” olarak uzun bir yolculuğa çıkıyor.

İçsel yolculuk

Maren’in doğum belgesinden anlaşıldığı üzere hikâye ‘80’lerin sonunda geçiyor; yani muhafazakârlıkta kendi zirvesini yaratan Reagan Amerika’sında… Luca Guadagnino, Oliver Stone’un “Katil Doğanlar”ını anımsatan ama tam tersi istikamette giden bir aşk hikâyesinin peşine düşmüş anlaşılan. Maren ve Lee’nin yamyamlık dürtüsünü biraz da vampir külliyatına benzeterek ötekilerin var olma mücadelesine dönüştürüyor. Bu dürtüyü kalıtsal hastalık olarak ele alması hayli manidar. Çünkü anne-babalar kendi kanlarından gelen bu hastalığa sahip evlatlarını benimsemiyor, onlara bir hayat kurmak için çabalamıyor. Ve bir şekilde onları yalnız bırakıyorlar. Maren ve Lee’nin kendilerine besin ararken yaptıkları seçimler de onları vicdanen “temiz” konumluyor. Kurbanlardan biri bebekli bir anneye, diğeri ise küçük bir çocuğa kötü davranıyor örneğin; yani Maren ve Lee’nin ebeveyn travması ve kendileriyle hesaplaşması onları hep takip ediyor. Bu noktada Guadagnino ve senarist Kajganich, kolaycı bir yol izlemeyi tercih ediyor. Çünkü Reagan Amerika’sında geçen bir aşk ve yol filmi çekip de o dönemin muhafazakâr yansımalarını göstermemek, toplumun ötekileştirmesine değinmemek, olayı sadece Maren ve Lee’nin hastalıklı kan bağına indirgemek, elini hayli korkak alıştırmak anlamına geliyor. Kahramanlarımız ailesel travmalarıyla boğuşurken film, topluma dair bir söz söylemiyor. Kötülüğün kendi içlerinden geldiğini de göz önüne alırsak, birbirlerine yuva olmaya çalışan ikilinin Reagan Amerika’sı bakışına uygun hareket edip uysallaştığını bile söylemek mümkün.

Filmin aslında başkahramanlarından çok daha ilginç bir karakteri var: Amerikan yerlisine benzeyen, kurbanlarının saçlarından metrelerce kuyruk yapan Sully, katliamlarla dolu Amerikan tarihiyle ilişkilendirilebilecek ya da bir görünüp kaybolmaktan daha derinlikli yazılabilecekken filmin kötü adamıyla figüran arasında bir yerde konumlanıyor. Ama bu roldeki performansıyla Mark Rylance elinden gelenin fazlasını yapıyor ve belki de yardımcı erkek kategorisinde Oscar adaylığına yakın görünüyor. Filmi büyük ölçüde sırtlayan ve Venedik Film Festivali’nde genç yeteneklere verilen Marcello Mastroianni Ödülü’nü kazanan Taylor Russell, abartıya kaçmayan sakin oyunculuğuyla övgüyü hak ediyor. Chalamet ise karakteri daha geri planda olsa da sinemadaki hızlı yükselişinin özgüveniyle Russell’dan rol çalmayı başarıyor.

Eti senin kemiği benim

Babayım ben baba!

Ülkesine, Çanakkale’de savaşan Anzaklara ve aynı zamanda kahraman Türk askerine saygı duruşunda bulunduğu “The Water Diviner/Son Umut”tan yaklaşık sekiz yıl sonra Russell Crowe yeniden yönetmen koltuğunda. Hem de kariyerinde ilk defa senaryosunu kendisinin kaleme aldığı bir filmle… “Poker Face/Tehlikeli Oyun”un başrolünde elbette kendisi var yine…

Jake Foley usta ve ultra zengin bir kumarbaz. Ama ölümcül bir hastalığın pençesinde. Çocukluk arkadaşlarını bir gece son oyun için bir araya     getiriyor. Amacı onlara yanlışlarının hesabını sormak, onlarla hesaplaşmak. Toplandıkları gece evi hırsızlar basınca ortalık karışıyor elbette.

Russell Crowe, “Son Umut”ta Çanakkale’de savaşan oğullarının peşine düşmüştü. Yeni filminde de baba olmanın kutsiyeti üzerine gidiyor. Bu filmi adadığı babasını geçen sene kaybetmesi, tıpkı filmin kahramanı gibi kendini sorgulamasına, geleceğe ne bırakacağına dair bir hesaplaşma içine girmesine vesile olmuş gibi. Uhrevi hedeflerle yola çıkılmış olsa da “Tehlikeli Oyun”, Crowe’un insani ya da mesleki olgunluğunu yansıtamayan bir yapım. Ne kapalı alanda gerilim yaşatabiliyor ne de ölümün getirdiği duygusal yoğunluğu… Hantal, özelliksiz bir yapım. RZA, Liam Hemsworth vs. “Ben bu filmde ne yaptım?” diye sormuşlar mıdır kendilerine acaba?

İLGİLİ HABERLER

POPÜLER GÜNDEM